Her sabah sobanın üstünde kızarmış ekmek kokusuna kalkardım. Kalkar kalkmaz, buz dolabını açar, buz gibi meşrubatı kafama diker bir yandan da göbeğimi kaşıyarak “merhaba!” derdim yeni bir güne. Markasız günlerdi ve tabi ki markasız günlerin markası “sana yağı” . Ayrı bir lezzet vardı bu yağda. Ya sobada kızarmış ekmeğin, ya da reçelin azizliğiydi bu, ya da değişti sana yağı. Çocukluğum yazından kalan nadir hatıralarındandır bu lezzet üçlüsü. Bir de mahallemiz tabi ki.
Tepesinde gül bitmemiş bir semtti, Gültepe. Gültepe’nin varoşları sayılabilirdi mabedimiz. Hemen hemen hepimiz fakirdik ama huzur dolu, mutlu ve umutluyduk. Komşuluk özelliği ise o zamanlar sıradandı. Her mahallede şimdinin aranan lüksü komşuluk, vardı yani. Her hafta cumartesi evimizin altındaki kahvehanemizden masaları dışarı çıkarırdık. Herkes evinden, o gün ne varsa getirir, hep birlikte yemek yer, içer, şarkılar söylerdik. Benim için ayrı bir özelliği vardı cumartesi gününün. Çocukluk aşkım Hande ile arkadaşlardan uzak rahat rahat konuşabiliyorduk. Gülizar Teyze’nin, namı değer Cadı Gülizar’ın bahçesinde buluşuyorduk. Burası aslında biz çocukların saklambaç oynama yeriydi. Oyunun en heyecanlı yerinde bastonuyla Cadı Gülizar gelir oyunun içine ederdi. Bir keresinde ben ebeydim herkes çıkmıştı, bir tek Hande kalmıştı saklanan. Bir türlü ne ben onu görebilmiştim ne de o çıkmıştı. Çocuklar da bir yandan bağırıyorlardı “elma dersem çık, armut dersem çıkma!”. Arıyordum ama bulamıyordum, uzaklardan Cadı Gülizar’ın siması gözüktü. Bu, büyük bir tehlikeydi, çocuklar kaçmıştı. Bir ben, bir de Hande kalmıştık bahçede. Hande, Gülizar’ı görmemişti. Birden aklıma “elma, elma” demek geldi ve dedim. Yerinde çıkan Hande ile birlikte hemen kaçmıştık, ne gündü ama.
Bir cumartesi günü, öğlendi yanlış hatırlamıyorsam. Dükkanların hepsi teker teker kapanıyordu. Anlam veremiyordum. Dedem de çıkmıştı yukarıya. Hepsinin yüzünde anlamını bulamadığım gereksiz bir acı vardı. Balkondan bakmaya başlamıştım. Dışarıda bir tek İnek Mustafa kalmıştı. Sokağın ortasında aptal aptal bakınıyordu etrafına. O da ,benim gibi anlam veremiyordu olanlara. Bir tek bakkal açık kalmıştı. Dedem ve babam hariç herkes bana bakıp bakıp ağlıyordu. Neler oluyordu?
Artık vazgeçmiştim kendi kendime sorular sormaktan. Bu gün saçma sapan bir gündü. Artık akşam olmuştu ve yakında masaları çıkarmak için babam kahveyi açar ve mahallenin gençleri masaları çıkarmak için babama yardım ederdi. Saatler geçiyordu ama babam hala evdeydi. En sonunda dayanamadım ve halama “neden aşağıya inmiyoruz?” diye sordum. Aldığım cevap beni hayretlere düşürmüştü. İlk defa, bu hafta tüm mahalle toplanıp yemek yemeyecekti.
Pazar olmuştu, bakkal dahil hiçbir dükkan açılmamıştı. Derken bizim mahalle kalabalıklaşmaya başlamıştı. İki gündür sokağa çıkmama izin verilmiyordu. Bu günde halamla beni evde yalnız bırakmışlardı. Derken bir araba girdi sokaktan içeri. İlk defa böyle bir araba görüyordum. Üzerinde ufak bir şey vardı, “yeşil”. Halam gözlerimin içine bakıyordu ve gözleri doluydu. Soracağım soruya hazırlanıyordu sanki. Soru sormamı beklemeden “bu ne biliyor musun?” diye o sordu. Bilmediğimi söyledikten sonra, bana bunun cenaze arabası olduğunu ve mahalleden birinin öldüğünü söyledi. Ölüm kelimesi bana çok uzaktı ve algılamakta zorluk çekiyordum. Halam devam ediyordu. Ölen insanı bir daha asla göremeyeceğimi ama onun beni görebileceğinden bahsediyordu. Ölüm hakkında ufak bir bilgim olduktan sonra “kim ölmüş” diye sordum.
Birden evden çıkmıştım. Koşarak Gülizar’ın bahçesine gittim. Gözlerimi kapattım “1,2,…,10” arkamı dönmüştüm ve “elma! ,elma!,elma…” ,ağlıyordum.
Fatih Gezer adLı üyeden aLıntıdıR.!
Edit ßy mystery_crazy
FATİH GEZER 'E TEŞEKKÜRLER...